| Türk Kahvesi |
|
Bugün dünyanın dört bir yanında kahvenin farklı adları, çeşitleri, kültürleri var. Ancak Türk kahvesi, çekilmesi, pişirilmesi ve sunumuyla hepsinden farklı; uzun ve keyifli bir seremoni.Kahvenin içinde 600?den fazla aroma var. Ne zaman fincanın içindeki kahve bitiyor, telveler okunuyor, ondan sonra bu aromalar damakta farklı bir tat bırakıyor. Fal bakılmadan Türk kahvesinin tadı çıkmıyor. İyi niyetler, denizatları, yunuslar, gözyaşı döktüren haberler, üç vakte kadar olacak hayırlı işler... Kahve ne kadar çok kavrulursa, ne kadar ince çekilirse o kadar sert oluyor. Ekvatorun bol yağış alan sıcak ikliminde yetişen kahve ağacı, denizden 300 ? 600 metre yükseklikteki yaylaları, kumlu, demirli, volkanik kayaların kül rengi topraklarını seviyor. O, bitişik taçyapraklı, ikiçenekli bitkilerin kökboyasıgiller familyasından bir ağaç. Ağacın kiraza benzeyen çekirdek meyvelerinden kahve oluşuyor. Çiçekleri kuruyup yere döküldükten sonra ağacın dallarında renksiz çekirdekler kalıyor. Ardından dallarda kalan çekirdekler silkelenip güneşte kurutuluyor ve tahta tokmaklarla dövülüyor. Kabukları sıyrıldıktan sonra da öz meyvesi ortaya çıkıyor ve kavrulduktan sonra öğütülüyor. Kahvenin keşfedilişi ise çeşitli rivayetlere dayanıyor. Ancak bunların içinde en yaygın olanı 3. yüzyılda Habeşistan?a Kaffa şehrine yerleşen ve hayvan yetiştiren rahiplere ait olanı. Rahipler bir gece hayvanların bir türlü uyumadığını, hoplayıp zıpladıklarını görmüşler. Bu hal günlerce sürünce de içlerinden biri hayvanları takip edip tuhaf, yabani bir bitkiyi yediklerini fark etmiş. Yanılıp yanılmadığını anlamak için deneyince de, kendisini her zamankinden zinde, canlı hissetmiş. Böylece kahve denen bitki insanoğlu tarafından keşfedilmiş. Kahvenin bize gelişi ise, yine anlatılanlara göre Kanuni Sultan Süleyman zamanında olmuş. 1543 yılında kahve İstanbul?a ilk kez gemilerle gelmiş. Tabii gelişi büyük olay olmuş. Dervişler tarafından tanıtılıp yayılmaya başlamış. Dinsel törenlerin ayrılmaz parçası olarak camilerde içilmeye başlanmış. Şehir merkezlerine kahvehaneler açılmış. Ancak bundan sonra bağımlılık derecesinde alışkanlık yapan kahvenin içilmesi din adamları tarafından yasaklanmış. Hatta devrin şeyhülislamı 'kömür oluncaya kadar kavurup yakılan nesnenin yeme içmesi caiz değildir' demiş ve kahve getiren gemileri yükleriyle beraber denize batırmış. Elbette yasaklanan her şey gibi kahve de sonunda tutku yaratmış. Yasaklar da bu tutkuya yenik düşmüş. 1554'de Hekim adlı biri Halep?ten, Şemsi adlı biri de Şam'dan İstanbul'a kahve getirmişler. Tahtakale'de bir dükkan açılıp kahve pişirilerek halka satılmaya başlanmış. Sonraki yüzyıllar boyunca zaman zaman uygunsuz bulunsa ve hatta yasaklansa da kahvehane de, kahve de gitgide yaygınlaşmış. Ancak 19. yüzyıl sonuna kadar Türk kahvesi hep çiğ çekirdek olarak satılıyor, evlerde kavrulup el değirmenlerinde öğütülüyormuş. 1871 yılında Mehmet Efendi baharat ve çiğ kahve dükkanını babasından devralmış. Ve o tarihte ilk kez kahveyi dibeklerde öğütüp hazır satmaya başlamış. Bu yüzden ailenin soyadı Kurukahveci... O günlerden üç kuşak sonra bugün de Tahtakale'de... Ve o gün bu gündür kavrulmuş ve öğütülmüş Türk kahvesi geleneği devam ediyor; bu nefis rahiya nesilden nesile aynı seremoniyle geçiyor. |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|


Bugün dünyanın dört bir yanında kahvenin farklı adları, çeşitleri, kültürleri var. Ancak Türk kahvesi, çekilmesi, pişirilmesi ve sunumuyla hepsinden farklı; uzun ve keyifli bir seremoni.